yönetmenliğini Felix Van Groeningen ve Charlotte Vandermeersch’ in üstlendiği, Paolo Cognetti’nin aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan Sekiz Dağ, Cannes’ da jüri büyük ödülü almış dokunaklı bir yapım. Pietro ve Bruno’ nun hikayesi. Yolları küçük yaşta kesismiş, birbirlerinin hayatlarında baş aktör olmuş bu iki insanın farklı ama aynı “ait olma” güdüsüyle aldıkları kararlar ve neticesinde şekillenen hayatları.
Filmi ikinci kez notlar alarak seyretmeye başladığımda bu filmi bana tekrar seyrettiren neydi diye düşündüm. Parmak bastığı yer, kolumuzda bacağımızda farkına varmadan morartığımız ancak can yakınca varlığı fark edilen yerlere mi denk düşüyordu? Belki de…
Pietro ve Bruno iki çocukluk arkadaşı. Pietro, şehirli, sakin, anlayışlı ve hassas. Bruno ise dağlarda büyümüş, kuvvetli, öfkeli ve asi, tamamiyle duygudan yoksun olmasa da dezavantajlı büyümenin hayatta kalma güdüsünü güçlendirdigi bir çocuk olarak tasvir edilmiş. Pietro’nun babasının hayalindeki evlat. Bruno’nun terazinin ağır basan tarafında olmasına rağmen, Pietro’nun dostunun her zaman yanında olması ve ona karşı kin beslememesi öyküde açıkça vurgulanmış. Bu da seyircinin ona karşı yoğun bir sempati beslemesine yol açıyor. Babasının Bruno ile kurdugu “ideal” baba oğul hikayesini kabullenip, eninde sonunda kendi yoluna çıkıp, tüm zayıf ve güçlü yönlerini kucaklaması basitmiş gibi görünen ama hayatın en zor denklemlerinden biri…
Kimimiz Bruno, kimimiz Pietro. Bununla da kalmayıp, çocuğumuzu ya da emek verdiğimiz insanları da Pietro iken Bruno, Bruno iken Pietro yapmak istiyoruz bazen… Öyle ki, çocuğumuz bebekken onun için seçtiğimiz kıyafetler kendi göz zevkimize uyduğunda aldığımız haz(!) yetişkin olmaya kapı araladığında birden şaşkınlığa bırakıyor yerini. Kendi mevcudiyetini yönetip artık o kırmızı kazağı giymek istemediğinde dev bir kırmızı ışığa dönüşen o pek tatlı, pudra kokulu kazak… Çünkü artık o yeşil ışığa hazırlanıyor. Onu kendi sekiz dağına götürecek yolculuğuna.
Pietro yolu Himalayalar’a varıp, sonrasında geri döndüğünde, Bruno’ya sekiz dağın hikayesini anlatıyor. Bu hikayede iki tip insandan bahsediyor, dağın tepesinde oturan ve dağın etrafında gezen. Bruno dağın tepesinde oturan, Pietro dağın etrafında gezen… Güzel olan şu ki, ikisi de bundan memnun, kafa karışıklığına mahal vermeyen sade bir anlaşma. Belki de hepsi budur; Pietro Pietro’dur, Bruno da Bruno…
Yazımı Pietro’ nun sözleriyle bitireyim, onun son söz sözüne eşlik ederek; ” Geçen gün düşünüyordum, insanın bazen dünyadaki yerini sandığından çok daha bariz yollarla bulması inanılmaz bir şey.” / “Bazı hayatlarda geri dönemeyeceğimiz dağlar vardır. Başkalarının merkezinde olan dağa dönmek mümkün değildir. Kendi hikayenin başlangıcına dönmenin mümkün olmadığı gibi.”
Eda Özdemir







